The Fall

Kişisel Puanlama: (10 üzerinden 8,9)
IMBD Puanlaması: 7.8
Tür:
- Adventure
- Drama
- Fantasy
Kişisel fikirler:
Açılış: Beethoven'in 7. Senfonisi
Filmin başında Beethoven'in 7. Senfonisi'yle girilen bir filmden ne beklenebilirse öylesine iyi ve inişli çıkışlı bir filmdi bana kalırsa. Nedense o müziği çokça dinlememle ve bu şarkıya bir anlam bağdaştırmamla eş yolu izleyen sahneler sundu başta film. Başta düşen insanlar görüyoruz ve buna pek anlam veremesek te, bunu sanki görevi olarak üstlenmiş insanlar olduğunu görüyoruz ve film bunu şarkıyla beraber bir harmoni hâlinde sunuyor. Bu açılış aslında bir ipucu: filmin kahramanı da tıpkı o düşen figüranlar gibi, hayatının bir noktasında gerçekten düşmüş biri — 1920'ler Los Angeles'ında, bir sette geçirdiği kaza sonucu hastaneye düşmüş bir dublör.
Çocuğun Gözünden Bir Merak
Ardından film bize bir çocuğun gözünden o merakı sanki kendi merakımızmışçasına tattırıyor ve çocukla âdeta aynı hisleri yaşamaya başlıyoruz film boyunca. Bu çocuk, kolu kırık olduğu için aynı hastanede yatan küçük Alexandria; meraklı minik gencimiz, sakat bir oyuncunun — Roy adındaki dublörün — uydurduğu fakat pek içtenlikle anlattığı bir hikâyeye tutuluyor ve buna bizi de sürüklüyor. İşte film burada asıl kurgusunu kuruyor: gerçek hastane odasıyla Roy'un anlattığı destansı hikâye, birbirine sürekli göz kırpan iki katman hâlinde ilerliyor.
Hikâyenin İçindeki Acı
Bu hikâyenin o müthiş görselliğine kapılmışken hikâyeden tutup koparıyor bizi hikâye anlatıcısı; fakat bunu dikkatinin nereye kaydığını göstererek yapıyor. Aslında acı çektiği için bu hikâyeyi anlatıyor ve bunu o masum küçük kızın kendisine hap getirmesiyle devam ettireceğini söyleyerek bir koşul sunuyor. Filmi ilk izlediğimiz sırada buna pek anlam veremesek te, hikâyenin anlatıcısı kendisini hikâyede sonradan haydut olarak konumladığı sırada bu hapların onun acısına son verecek şey olduğunu görüyoruz; bu bir intihara teşebbüs. Yani Roy'un anlattığı masal, aslında saf bir eğlence değil — Alexandria'yı yavaş yavaş kendi ölüm planının bir parçası hâline getirdiği bir manipülasyon aracı. Hikâye ne kadar büyülü görünürse görünsün, altında hep bu karanlık niyet yatıyor.
Haydut ve Aşkı
Fakat bunun sebebi, hikâyeyi uydursa da kendisini büründüğü haydut üzerinden de açık ki bir kıza âşık olması ve bu kızın ortak nefret öğesi olan başkanla nişanlandığını öğrendiği zaman bu kızı öldürmek istemesi. Bu sırada kızı öldürmek için tetiği çektiği anda kızın yaşadığını ve boynundaki kolyenin o kızı kurtardığı görülüyor; fakat bu kızın babası tarafından verilmiş ve elle açılması mümkün olmayan bu kolyenin içinde yazan şey, bu haydutu tekrar kıza bağlıyor. Kızla evlenecekken evlenememelerinin sebebi ise haydutun intihara teşebbüsü. Burada dikkat çekici olan şu: Roy, hikâyedeki haydutun aşk acısını anlatırken aslında kendi gerçek hayatındaki acısını dışa vuruyor — hikâye içindeki her sahne, onun gerçekte yaşadığı bir duyguyu farklı bir kılıkta yeniden sahneye koyuyor.
Kızın Hikâyeye Dahil Olması
Bu sırada başkanı öldürmek için çalışan ve yakalanan ekip, haydutla beraber infaz edilecekken küçük kız tüm ekibi kurtarıyor. Bu sayede hikâyenin devam etmesine kızın da dâhil olduğunu ve hikâyenin içine girdiğini görüyoruz. Bu sırada kız ilk fırsatta başkana kendini teslim ediyor ve haydutun sözüyle bir para avcısı olduğu görülüyor. Alexandria'nın hikâyeye bu şekilde bizzat katılması boşuna değil: Roy artık hikâyeyi tek başına yönlendirmiyor, gerçek hayattaki niyetiyle Alexandria'nın masum hayal gücü aynı kurgu üzerinde çarpışmaya başlıyor.
En Etkileyici Kısım: Kötü Son
Son fırsatta, kendisine büyük kötülükler yapmış olan başkanı öldürmek isteyen intikamcılar ölürken haydut aralarında kalıyor ve bunu hikâye anlatıcısı — yani hikâyede de hayduta bürünmüş bu oyuncu — kendisi yapıyor. Bu hikâyenin nereye çıkacağını anlatmak ve kötü bir sona varmayan bir hikâyesi olamayacağını küçük kıza anlatmaya çalışıyor. Sanırım bu noktada filme geri çekilip bakmaya başlayabiliriz; burası bana kalırsa diğer kısımlara göre en etkileyici kısımdı. Çünkü burada artık hikâye anlatıcılığı bir güç mücadelesine dönüşüyor: Roy, çöküşe sürüklediği hayatını bir de anlattığı hikâyenin sonunda tekrar üretiyor.
Hikâye anlatıcı oyuncu tüm intikamcıları öldürürken aslında kötü sonu kanıtlamaya çalışıyor. Küçük kızı — yani belki de kendimizle özdeşleştirip her hikâyenin güzel bir sonu olduğuna inandırılmış insanları — memnun etmek için en sonda başkanın ölmemesi yerine ölmesine karar veriyor. Ve kızın bu sırada haydutun ölmesine göz yumduğunu küçük kıza gösteriyor. Başından beri kızla haydutun arasında bir şeyler olmasını isteyen kız, bunun mümkün olmayacağını kızın içindeki kötülüğü görerek acı ama istenilen bir sonla öğreniyor. Bu çatışma, aslında filmin can alıcı sorusunu ortaya koyuyor: acı çeken biri, kendi hikâyesini umutsuzlukla mı yoksa umutla mı bitirmeli?
Gerçek Kimlikler Ortaya Çıkıyor
Bu kızı kendine kaptırmış olan başkanın aslında hikâye anlatıcısının kendisi olduğunu, ana rolü oynayan ve eski sinemanın bir gerçeği olan tehlike anında kullanılan dublörlerden birisinin bu hikâye anlatıcısı olduğunu görüyoruz. Asıl kahramanca hareketleri yapan oyuncu olarak değer görmüyor; fakat diğer ana rol, küçük kızın bile tanıdığı ünlü bir aktör. Hikâyede âşık olduğu bir kızı bu ana rolün eziklemesiyle elinden aldığını görüyoruz; hikâye anlatıcısı bunun acısıyla yaşamaktadır ve aslında anlattığı hikâye küçük kız sayesinde anlam bulur, böylece hikâye anlatıcısı ölmek istemez. İşte film burada tüm parçaları birbirine bağlıyor: Roy'un sette dublörlüğünü yaptığı ünlü aktör, gerçek hayatta sevgilisini elinden almıştı; hikâyedeki "başkan" da bilinçaltında o aktörün yerini alıyor. Alexandria'nın saf bakışı, Roy'a kendi acısını başka bir gözle görme, ve sonunda ondan vazgeçmeme şansı veriyor.
Final: Beethoven Yeniden
En son olarak hikâye anlatıcısının tehlikeli rollerini Beethoven'in 7. Senfonisi'yle tekrar dinleriz ve filmin bitişine hayretlerle bakarız. Açılışta gördüğümüz o "düşen insanlar" sahnesi böylece tam anlamını buluyor: gerçek dublörlerin, isimleri anılmadan göze aldığı riskler ile Roy'un kendi hayatına yeniden tutunması aynı müzik altında birleşiyor.
Son Söz
The Fall, aslında ölmek isteyen bir adamın, bir çocuğun saf hayal gücü sayesinde yeniden yaşama tutunmasının hikâyesi. Görsel ihtişamının altında, hikâye anlatmanın insanı hem yıkabilen hem de kurtarabilen bir güç olduğunu anlatıyor. Beethoven'in senfonisiyle açılıp yine onunla kapanan bu yolculuk, izleyeni de kendi "düşüş" ve "kalkış" anlarını sorgulamaya davet ediyor. ■
Yazı hakkında görüş, öneri ve eleştirileriniz için: personal@burakfatih.com